ASİT HASTALIKLARI  

tansiyon (kan basıncı)

Böbrekler kandaki asiti temizlerken, bu asit yükünün fazla olması halinde böbrek damarları zarar görür. Vücudumuz diğer damar yüzeylerinde olduğu gibi  bu yüzeyleri kolestrol, yağ ve kalsiyum yamasıyla  onarır.  Asitleri süzmeye uğraştığı için ilkönce böbrek damarlarının tıkanması pek muhtemeldir. Bu daralma uzun yıllar içinde gerçekleşir.

 

Böbrek nefronlarından birisi hasarlandığında diğer nefronlara daha çok asit yükü binecektir.  Asitler eskisi kadar hızlı atılamayacaktır. O zaman vücut bu asitleri seyreltmek ihtiyacı duyar, daha fazla su tutar. Kalp bu su fazlasını pompalayabilmek için daha fazla güç kullanır. Kan basıncı yükselir.

 

Kanın basıncını düşürmek için diüretikler, yani idrar söktürücüler kullanılır. Bu durumda kandaki suyun fazlası atılır. Asitlerin oranı tekrar yükselir. Böbreklerin yükü yine artar.  Kan basıncını düşürmeye yönelik geçici müdahale hastalığın temel nedenini ortadan kaldırmaz, körükler.  Hastalığın kök nedeni asiditenin azaltılması ile giderilebilir.

böbrek taşı, kolestrol plakları, gut, artrit, damar sertliği, osteoropoz

Vücudun asit atan organlarının (akciğer, böbrek ve cilt) belirli bir günlük asit tamponlama kapasitesi vardır.  Bu kapasiteyi aşan asit yükü başlıca alkali mineral olan kalsiyumla tamponlanarak etkisizleştirilir.

 

Kandaki CO2 ye bağlı olan karbonik asit dışındaki asitler yükseldiğinde vücut bu asitleri  de -besinlerden ve sudan yeterince bulamıyorsa-  kemiklerden kalsiyum sökerek tamponlar.    Bu fazla asitler ile alkali mineral kalsiyum birleştiğinde kanda sıvı durumdaki asitler katı  tuza dönüşerek çöker.  Buna meydana geldiği yere göre kalsifikasyon, kireçlenme, kolestrol plağı, gut, böbrek taşı, ürik asit, artrit gibi isimler takılabilir.

 

Katılaşan asitler kan pH' ını düşüremezler.  Kan asiditesi bu şekilde her zaman korunur. Fakat asidite korunurken çöken kalsiyum tuzları başka sorunların kaynağıdır. Böbrekler bu tuzları atmaya çalışır. Bu tuzlar böbrekte böbrek taşlarını, eklemlerde artrit ve gut hastalığını, damarlarımızda damar sertliğini oluştururlar.  Böbrek taşı analiz edildiğinde içinde kalsiyum saptanırsa , içinde kalsiyum olan besinler yasaklanabilir. Ne yazık ki bu çok şanssız  bir karardır.  Brokoli ve ıspanak gibi besinler atttırılmalı ve hayvansal besinler yasaklanmalıdır. Sorunun kaynağı kalsiyum değil asiditedir.  Kandaki asidin kaynağı hayvansal besinlerdir. Kandaki asit azaldığında tuzlar oluşmaz.  Kanda asit çoğaldığında, üstüne bir de kalsiyum içeren besinler almadığınızda, gereken kalsiyum kemiklerinizden sökülebilir.  Taşlarınız oluşmaya devam ederken,  ayrıca  bir de kemiklerinizden  olabilirsiniz. İleri yaşlarda görülen osteoropoz un nedeni sürekli  kalsiyum tamponlarının kullanılmasıdır.  Buna engel olmak için günlük kalsiyum alımınızı   bitkisel kaynaklardan ya da alkali iyonize  sudan sağlamaya devam etmelisiniz.  Yalnızca  asit üreten besinleri kesmeniz yeterlidir.

 

Atılamayan asitler,  böbrek taşlarına,  yağ asidine, ürik asit kristallerine veya kolestrol plaklarına dönüşerek katılaşır. LDL kolestrol bir doymamış yağdır. Kandaki aside fazla elektronunu vererek yani kendisini oksitleyerek damarların oksitlenmesini önler.  LDL kolestrol ve kandaki kalsiyum, kan asitlerini tamponlarken katılaşarak damar cidarında depolanır.   Bunun vücudun kendisini akut hasarlardan korumak için yaptığı bir savunma olduğunu unutmayalım. Kandaki asit düştüğünde LDL kolestrol düzeyimiz kendiliğinden düşer.  Vücudumuza ilaçlara ihtiyaç duymadan önce alkali  besinler ve alkali su ile destek verelim.

obezite, şişmanlık,  şeker, diyabet tip I ve tip II

Yemekle aldığımız yağlar ince bağırsağa geldiklerinde alkali  pankreas sıvısıyla parçalanarak sindirilir. Trigliserit olarak emilir. Trigliserit üç yağ asidi ve bir şekerden oluşur. Bu  şeker, ihtiyacımızın fazlasıdır.  Fazla şekerin olması ise  insülin salgılandığını gösterir. Kanda insülin varsa trigliseritler yağ olarak depolanırlar.  İnsulin yağ depolama emrini verir.  Hem şişmanlar, hem açlık çekeriz.  Obezite bu şekilde oluşur.

 

H+ iyonları  vücudun genel sağlığının göstergesidir.  Ne kadar az iseler o kadar sağlıklı oluruz. Vücut sıvılarındaki H+ iyonlarının sayısı onların  asiditesini gösterir. Doymuş yağlar H+ iyonlarına doymuştur.  Doymamış yağlar H+ iyonu alabilirler, H + iyonuna doymamışlardır.  Başka deyişle doymuş yağlar proton doludur, doymamış yağlar elektron doludur.  Omega 3  doymamış yağ olduğundan girdiği yerdeki H+ iyonlarını alabilir, asitlerini temizler.  Vücudumuzda depolanan uzun zincirli yağ asitlerinde  bu asit hidrojen H+ iyonlarından çok fazla vardır.  Bu yağlar yakıldığında  H+  asit iyonları ortaya çıkar.  Aynı zamanda serbest radikal olan asitler oluşur. Uzun zincirli yağ asitlerinden enerji üretilirse doğan asit yükü pankreasın beta hücrelerini hasarlayabilir.  Sağlam beta hücreleri insülin üretirler.  Asit yükü nedeniyle hasarlanırlarsa insülin üretemezler. Bu tip I diyabettir.

 

Hücre zarlarımız doymamış yağlardan oluşur. Fazla elektronları vardır.  Hücre içindeki asidik H+ iyonlarını ve diğer serbest radikalleri üzerine çeker. Bunu yaparken hücre içindeki DNA gibi daha önemli organların korunmasını sağlar. Bu durumda   hücre içinde çoğalan asit yükü önce hücre zarını sertleştirir, insülinin hücre içine geçişini, yani insülin  duyarsızlığını  arttırır.   Bu tip II diyabettir.

 

Bu nedenle daha çok insülin üretilir.  İnsülin çoğaldıkça daha çok yağ depolanır.  Vücut yağı enerjiye çevirirken doğacak asit yükünden kaçınarak yağ depolarını mümkün olduğunca geç devreye alır. Tam tersine organları korumak için fazla asit yükünü yağa dönüştürmeyi sürdürür.  Zayıflamak bu nedenle çok zordur. Obezite ve diyabet çağın en önemli sorunları haline gelmiştir.

 

Buna karşılık alkali beslenme ve alkali iyonize su, vücudun alkali rezervlerini arttırarak, yağların yakılması sırasında doğan asitlerin tamponlanabilmesini sağlar.  Alkali rezervlerin artışı vücudun yağ yakmaya karşı direncini azaltır.  Yağ yakmaktan dolayı göreceği zararları engeller. Alkali  beslenme  ve  alkali iyonize su vücudunuzla barışmanızdır, vücudunuzla  işbirliği yapmanızdır. Obezite ve diyabete karşı savaşınızda sizi destekler.

yaşlanma, cilt sarkması, selülit, ereksiyon zorluğu, alzheimer

Kanda şekerin yükselmesi tehlikelidir, fazlası mutlaka uzaklaştırılır.   Şeker  asidik ortam yaratır.  Kanımızdaki şeker belirli bir düzeyin üzerine çıktığında  vücut insülin salgısıyla şekeri hücrelerin içinde göndermeye çalışır.  Hücreler şekeri almadığında bu kez fazla şeker vücudumuz  tarafından karamelize bir yapışkan maddeye dönüştürülerek  proteinlerimize ve yağlarımıza bağlanır.  En kolay bağlandığı protein türü ise cildimizin ve eklemlerimizin yap taşı olan kollajendir. Kolajen şekerle bağlandığında cildimiz elastik yapısını kaybeder.

 

Bu tepkimeye glikasyon denir. Glikasyon başlıca hızlı yaşlanma nedenidir. Glikasyon bir protein hasarıdır.

Yağ dokuları asitten meydana gelir.  Vücut bu asitlerin çevresinde su tutar. Tutulan su lenf ve kan damarlarını sıkıştırır. Yağ dokuları büzülürler. Selülitler oluşur.

Şeker kollajenden başka beyin hücrelerine, iç organların düz kaslarına, bağışıklık hücrelerine, damar iç yüzeylerine ve alyuvarlara geri dönüşümsüz olarak yapışarak onların doğal yapısını bozabilir. Örneğin Alzheimer hastalığı beyindeki glikasyonun sonucudur.

 

Glikasyon şekerin katılaşarak akut zararının azaltıldığı bir tür vücut savunmasıdır. Fakat uzun vadeli başka zararlara yol açmaktadır.   Glikasyon sırasında  serbest radikaller de oluşur. Bunlar bulundukları ortamdan elektron çalmak isterler. Bu bir asidik ortamdır.  Damarda meydana gelen glikasyon  damar yüzeyindeki NO nitrik oksit üretimini düşürür. Nitrik oksit damar çeperinde üretilen ve damarları genişleten  bir maddedir. Bu maddenin üretiminin azalması, damarların esnekliğini yitirmesi,  genişleyememesi, yeterince kanla dolmaması , kan sevkedememesi yani  damar sertliği demektir. Bu rahatsızlık tüm dolaşım sorunlarının temelinde yer alır. Tansiyon  ve  ereksiyon sorunları bunların içinde yer alır.

 

Şekerin meydana getirdiği düşük ölçüdeki sürekli bir asitlenme ne yazık ki tedavi gerektirmeyen bir durum olarak kabul edilir.  Ancak hastalıklar oluştuktan sonra müdahale edilir. İlkönce  yüksek şekerli beslenmeyi hayatımızdan çıkarmamız gerekiyor.  Sonra vücudumuzu sağlıklı beslenmenin diğer unsurlarıyla desteklememiz uygun olacaktır. Alkali beslenme ve alkali su vücudumuzu uzun vadede temizleyen en büyük yardımcılarımızdır.

 

kanser

Kanserin asidite ile ilişkisi modern tıpta çok açık kabul görmüştür.  Hatta Dr Otto Warburg 1931 yılında bu ilişkiyi bularak Nobel ödülü almıştır.

Şişmanladığımız zaman oluşturduğumuz yağların İngilizce karşılığı  FAT =free fatty acid olarak adlandırılır. Vücutta depolanan yağ , katılaşmış serbest yağ asididir. Şişmanlayabilen vücut, fazla asitlerini yağa çevirerek kendisini koruyabilmektedir.  Şişmanlayabilmek aslında bir vücut yeteneğidir, vücudun asitten kurtulma mekanizmasıdır.   Esas tehlike vücut bu asitlerden kurtulamadığı zaman doğar.

 

Dokularımız oksijen ile besinleri yakarak enerji üretir. Kendisini onarırken enerji kullanır. Dokularımız asitlendiğinde hücre sıvısında oksijen kalmaz. Hücre oksijen bulamayınca  enerji üretemez.  Hücre kendisini onaramadığı gibi DNA hasarlarını da onaramaz. Nobel ödülü sahibi  Dr Warburg hücrenin oksijen bulamadığı asidik ortamlarda  şekeri fermente ederek enerji üretebildiğini bulmuştur.

 

Aslında sağlıklı insan ve hayvan  hücreleri oksijensiz enerji üretemezler.  Bunu gelişimin  daha ilkel aşamasında olan bitki hücreleri yapabilir. Bitkiler karbondioksidi alarak oksijene gerek duymadan enerji üretebilirler.  İşte insan vücudundaki kanser hücreleri asidik ortamda oksijensiz kalan ve ölmekten kurtulmak için bitkisel yaşama dönebilen, oksijen olmadan enerji üretebilen isyankar hücrelerdir. Aslında ölmeye isyan etmektedirler. Kanser hücrelerinin  evrimin  ilk aşamalarındaki bitki hafızalarını kullandıkları  iddia edilir. Bu durum vücudumuzda milyonlarca yıllık geçmişin kodları bulunduğuna  ilişkin ilginç bir veri olarak kabul edilebilir.

 

Tümör hücreleri yalnızca  iki şey isterler:  Bol şeker ve bu şekeri kendisine taşıyacak olan kan damarları!  Ne yazık ki 1931 yılından itibaren yapılan kansere karşı araştırmalarda yalnızca kanser hücrelerinin çoğalmasına engel olmaya ve bu hücrelerin çevresindeki damarlanmayı durdurmaya odaklanılmıştır. Oysa bu damarlar çoğaldıkça oksijen sevki de artmaktadır.  Yüksek oksijen kanser hücrelerini öldürür. Bunun adı alkali ortamdır. Kanser hastalarının idrar ve tükürük testlerinde vücutlarının çok daha asitli olduğu hemen görülmektedir. Kanser hastalarının hücre sıvılarındaki  oksijen düzeyi çok düşüktür. Alkali beslenme ve alkali su, kanserle savaşmanın hedefe yönelik ve en akılllıca yöntemleridir.

 

 enfeksiyonlar,  depresyon, hormon hastalıkları, hipotiroid

Asitlenen dokularda oksijen azalır. Oksijenin azalması anaerobik (oksijensiz)  bakterilerin artması için elverişlidir. Bu da enfeksiyon riskini arttırır. Mantarlar ve bakteriler kolayca çoğalırlar.

Hücredeki kimyasal reaksiyonlar enerji üretmek içindir. Besinler glikoza dönüştürülerek hücre içinde oksijen ile yakılır. Bu yanmanın sonucu asidik atıklardır. Hücrelerimiz bu asitleri temizleyebilecek yapıdadırlar. Fakat asitlenme düzeyi hücrenin  temizleme kapasitesini aşarsa asitler hücreye zarar vermeye başlar.

 

Proton fazlası olan asidik ortam önce hücre zarından elektron çalar, hücre zarını asidik yapar, sertleştirir. Hücreler hormonlar üzerinden gelen emirleri uygulayamazlar.  Bu durum beyinde meydana geldiğinde beyin hücreleri arasındaki iletişim bozulur, depresyon, unutkanlık, bitkinlik  gibi sorunlar ortaya çıkar.  Daha önce anlattığımız gibi bu sorun aynı zamanda insülin hormonunun hücre zarı tarafından tanınmasını zorlaştırdığında glikoz hücreye giremez. Pankreas daha çok insülin üretir. İnsülin duyarsızlığı doğar. Hücre zarının sertleşmesi tüm hormon fonksiyonlarını olumsuz yönde etkiler.

 

Örneğin iyot minerali alkali ortamda yani elektron bolluğunda etkin olabilir. Asitlenme iyodun kullanılamamasına yol açar. Tiroid işlevleri yavaşlar.  Bu durum hipotiroid ve kilo almaya yol açar.