AlkaVital

 sevdiklerinizi korur

 

ALKALİ SU NİÇİN   önemli

ALKALİ İYONİZE SU VE GİZEMLİ         öyküsü

hayatın katmanları

hayatın enerjisi

asit ve alkali

antioksidan su

Bu iç organların her birini oluşturan hücreler de kendilerine özgü ilişkiler içindeler. Hangi organları oluşturduklarını bilmeden hücre zarları, çekirdekleri ve DNA yapıları ile bazı görevleri yerine getiriyorlar. Onlar görevlerini yerine getirirken aslında daha üst katmandaki organların işlevlerine katkıda buluyorlar.

 

 

Biz birbirinin farkında olmayan  iç içe yaşamların bir organizasyonuyuz.

 

Bildiğimiz en üst katmanda insanlar arasında ilişkiler kuruyoruz.  Her birimizin içinde organlarımızın bir organizasyonu var.  Kalp, karaciğer, böbrekler,  bağırsaklar belirli kurallara göre kendi ilişkilerini kuruyorlar. Aslında kendilerinden daha üst katmandaki bize hizmet ediyorlar.

 

 

 

 

Hücrelerden daha alt katmanda molekül ve atomların ilişkileri yer alıyor. Kimyasal reaksiyonlar bu katmanda gerçekleşiyor. Molekül ve atom boyutunun altında elektronlar, protonlar ve enerji karşımıza çıkıyor.

 

İşte  alkali suyun yararını ve  yaşam katmanları içindeki yukarıya doğru  zincirleme olumlu etkilerini  bu en alt katmandan başlayarak anlayabiliriz.

Dünyadaki bütün canlıların yaşam enerjisi güneşten gelir. Bu enerji güneş ışığıdır. Bitkiler yapraklarını güneşe açar, fotosentez yoluyla güneş enerjisini kimyasal enerjiye çevirirler. Bu sırada elektron bağlarını, elektron sayılarını çoğaltırlar.  Bu en alt katmanda  canlılık ve yaşam için enerji, elektronları çoğaltmak demektir.

 

Bitkiler elektronlarını fotosentez sırasında  dışarıya oksijen verirken çoğaltırlar. Oksijen ile birleşmek elektron ve enerji kaybıdır, oksijenden ayrılmak ise elektron ve enerji  kazanımıdır.  Bir odun parçası sobada yanarken,  yıllar boyunca yavaş yavaş ayrıldığı oksijenle tekrar birleşir ve güneşten yıllar boyunca aldığı enerji kısa bir sürede açığa çıkar. Kömür ve petrolde de durum aynıdır.

 

Hayvanlar bitkileri yediğinde bu enerjiyle beslenirler. Biz hayvanları veya diğer bitkileri yediğimizde aynı enerjiyi devralırız.  Beslenmek en alt yaşam katmanı düzeyinde  güneş enerjisini elektron bağları şeklinde vücudumuza almaktan başka bir şey değildir.

İnsan   aldığı nefesteki oksijen ile besinlerdeki  elektron bağlarını  küçük hücresel enerji sobalarında karşılaştırarak enerji üretir.   Oksijenle birleşmek oksidasyon adını alır. Oksijenle birleşen kimyasal element, elektronlarını oksijene kaptırır. Hayatını ve  enerjisi kaybeder.  Paslanmak demirin oksidasyonudur. Elmanın kahverengi lekeleri, yani çürüme, elmanın oksidasyonudur.   İnsanın oksidasyonu ise yaşlanmaktır.  Karşılığında kazandığımız şey ise enerjidir.

 

Hücrede enerji, mitokondri adındaki  enerji sobalarında üretilirken serbest radikaller açığa çıkar. Bunlar, enerji üretimi nedeniyle  elektronu eksik kalan atomlar ya da  moleküllerdir.  Aldığımız oksijenin önemli bir kısmı idrarla atılan su haline gelirken %3 kadarı elektron eksiğiyle serbest radikale dönüşür.  Genetik kodlarımız hücre çekirdeğinde  DNA dediğimiz bir sarmalda bulunur.   Serbest radikaller  çevreye ve bu arada DNA ya da  saldırarak eksik elektronlarını tamamlamaya çalışır.  Bir serbest radikalin elektron bulmak için saldırısı saniyenin 100 milyarda biri  kadar sürer. Yani içinde bulunduğu hücre elemanlarına bu sıklıkta saldırır.  Elektron çalınan eleman kendisi bir serbest radikale dönüşür ve saldırıya katılır. Bu şekilde bir zincirleme reaksiyon tetiklenir.

Serbest radikaller hücre zarından elektron çaldıklarında hücre zarı  besini  yani glikozu geçiremez.  Bu  insulin rezistansı dediğimiz tip2 diyabettir.  Serbest radikaller DNA dan elektron çaldıklarında genetik kodlarımızda hasar oluştururlar. Hücrelerimiz  kendilerini yenilemek için çoğalırken hasarlanan genetik kodlar nedeniyle kusurlu kopyalar üretmeye başlar. Bu yaşlanmaktır. Sürekli elektron eksiği içinde yani asidik hücre sıvısında yaşamak zorunda  kalan hücreler kanser hücrelerine dönüşebilirler.  Elektron yitiren kan damarlarının yüzey dokusu hasarlanarak esnekliğini  yitirir. Bu, kalp krizi başlangıcı olan damar sertliğidir.

 

Elektron fazlası olan  antioksidanlar,  elektron eksiği olan serbest radikalleri başka hücrelere zarar vermeden  nötralize eden karşı ajanlardır. Serbest radikallerin zincirleme reaksiyonunu yalnızca antioksidanlar durdurabilir. C ve E vitamini gibi andioksidanlar elektron fazlası olan ve elektronlarını bağışlayarak  çürümeyi ve yaşlanmayı frenleyen  bileşiklerdir.

 

Alkali su yüksek elektron bağışlama kapasitesi olan üstün değerli bir antioksidan güçtür.

DNA hasarlanmasının önüne geçerek hücrelerin yenilenme yeteneğini destekler.

Yaşlanmayı yavaşlatır.

Hayatımız boyunca hücrelerimizdeki ve organlarımızdaki  elektron kayıplarına bağlı hasarlar diğer hastalıkları oluştururlar. Aslında her hastalık tek hücrede başlar.  Hangi organda çoğalarak bir işlev bozukluğu meydana getirirse o işlev kaybına bağlı bir hastalık adını alır. Organ işlev kaybına uğradığında  çoğu zaman artık çok geçtir.

 

Tıp bilimi bu işlev kayıplarını yani hastalıkları gidermek üzerine yoğunlaşmıştır. Hekimler ağırlıkla hastalıklar üzerine uzmanlaşırlar. Tıp ekonomisi bu hastalıkların tedavisi ve ilaçları temelinde  gelişmiştir. Teorik olarak  hastalıklar  yok olduğu zaman tıp ekonomisi de yok olur. Bu nedenle hastalandıktan sonra tıbba, fakat hastalanmamak için aynı zamanda temel  bilimlere  güvenmek zorundayız. Bu bilimler tıbbın da dayandığı  kimya ve biyoloji olarak karşımıza çıkar.

 

Kimya biliminde bir sıvının elektron  eksiği olması, proton fazlası olması ile aynı anlama gelir. Elektron eksiği yani proton fazlası olan sıvı asidiktir.  Elektron elektrikte eksi, proton ise  artı elektrik yükünü  temsil eder.   Eksi yükün fazla olması bazik, yani alkali ortamı, artı yükün fazla olması asidik ortamı  gösterir.  Sidik yani idrar asidiktir. Elektron eksiği vardır.   Vücudun metabolik faaliyetinde gerekli enerji üretimi sonrası asidik atıklarının atılması nefes, idrar, dışkı, ter ve örneğin vajina sıvısı yoluyla olur. 

 

Bu şekilde vücut yüzeyindeki bakteriler öldürülür.  Çünkü tüm canlı hayatta olduğu gibi bakteriler yani mikroplar da alkalidir ve elektron fazlaları vardır.  Asidik sıvılar, yani elektron eksiği olan ortamlar canlı hücrelerin elektronlarını çalarak onları öldürür.  Vücüdumuzun içinde   ve dış deri  yüzeyinde bu iyi bir durumdur.  Organlarımızın içinde serbest radikallerin yaşam hücrelerimizden elektron çalması nedeniyle oluşturduğu asidik ortam organlarımızın hücrelerini tehdit ederse bu  kötü bir durumdur.

 

Asidik sıvılarda oksijen oranı düşüktür. Hidrojen oranı yüksektir. Alkali sıvılarda ise oksijen oranı yüksek, hidrojen oranı düşüktür. Alkali sıvı elektron ve oksijen taşıyıcısıdır.  Asidik vücut sıvıları elektron ve oksijen fakiridir. Ölen her canlı hücrenin  asiditesi artar. Çürümek asiditenin artışıdır.  Bu ölüm,  biz henüz yaşamın içindeyken yavaş yavaş yerleşir. Genel olarak sindirim sonrasında hayvansal gıdalar asidik, bitkisel gıdalar alkali sonuçlar üretirler.  Yeşil yapraklar en değerli besin kaynaklarıdır.

 

1931 yılında Otto Warburg kanserin asidik hücre ortamında  oluştuğunu kanıtladığı  için Nobel ödülü almıştır.   Asidik  ortamın kansere yol açtığı 80 yıldan beri bilinmektedir.   Alkali su cihazları 40 yıldan beri kullanılmaktadır.

 

Anlaşılacağı üzere insanın en alt katmanda kabaca bir pile bağlı yanan bir lamba gibi elektronla beslenen bir canlı olduğunu söyleyebiliriz. Bir elektrik  devresine benziyoruz.. Lambanın ışığı enerjimizdir. Bu ışığı üretmek için  elektronları kullanıyoruz.  Elektronları harcadığımız için protonlarımız göreceli olarak artıyor.  Enerjinin bedeli asidik atıklar oluyor. Elektronlarımız azalırsa  ışığımız sönüyor. Elektronlar hangi organda ya da hücrede azalırsa oradaki ışık sönüyor. Buna asidik ortamın artışı diyoruz. Hastalık ya da ölüm, hücre düzeyinde başlıyor. Organlara ve vücuda yayılıyor. Yayılmanın  farkına vardığımızda hekimler ve tıp devreye giriyor.

 

Vücüdumuzun bir çok denge mekanizması, hücrelerimizdeki asidik ortamı nötralize etmek için mücadele veriyor. Vücüdun asidik ve alkali dengesi, yani elektron düzeyleri pH dengesi olarak adlandırılabilir.

Alkali olan, elektron bağışlar, asidik olan elektron çalar.  Kalsiyum ve magnezyum gibi  alkali mineraller elektron bağışlayıcısıdır.  Alkali mineraller asidik ortama  suyun ateşe karşı gösterdiği etkiyi gösterir.. Kemiklerimizdeki kalsiyum  ya da kalbimizdeki ve  kaslarımızdaki magnezyum sökülerek vücudumuzdaki  asiditenin nötralize edilmesinde kullanılıyor.  Yaşlılıktaki osteoropoz veya kalça kırıklarının nedeni bu denge mekanizmasının  aşırı kullanımıdır.  Elektron yüklü mineral depolarımız asiditeye karşı bir itfaiye malzemesi gibi harcanıyorlar.   Hayvansal protein, şeker, basit karbonhidratlar ve stres vücudumuzdaki asiditeyi arttırıyor. Vücut en son çare olarak bu asiditeyi katılaştırıyor. Nükleer atıklar gibi organlardan uzak yağ kütleleri içinde saklıyor. Bu anlamda şişmanlayabilmek asiditeden koruyucu bir etki sayılabilir. Fakat zayıflarken bu asitlerin vücuda yayılacağını ve daha fazla hastalık üretebileceğini bilmeliyiz. Eklemlerdeki artrit ya da sinir hücreleri arasındaki jelleşme nedeniyle nöronlar arasında iletişim eksikliğinin yol açtığı Alzheimer ve Parkinson gibi hastalıklar da asiditenin sonuçlarıdır. LDL kolestrol  bir doymamış yağ olarak fazla elektronunu kandaki asitlere vererek nötralize eder, kalsiyumla paketleyip damar  cidarında depolar, kandaki asidin damarı delmesine engel olur. Buna karşılık alkali beslenme vücudun  kolestrole olan ihtiyacını azaltır, kolestrolü kendiliğinden düşürür.

Asit ve alkali, sıcak ve soğuk gibi farklı kutuplardır. Şiddetleri de aynı değildir. Vücuttaki tek birim asidi nötralize etmek için 20 birim alkali gerekir. Dolayısıyla genellikle asidik ağırlık daha fazladır. Metabolizma çalıştığı ve enerji ürettiği  sürece asidik atıkların  üretimi  de sürer. Enerji üretimi alkalinin aside dönüşümünü zorunlu kılar.  Kanımız 7,35-7,45 pH değeri arasındadır.  Bu hafif alkali değer vücut tarafından hep aynı düzeyde tutulur. Yine de bu iki değer arasında kanın oksijen taşıma yeteneği % 60 artabilmektedir.  Vücut kanın asit tarafına kaymasına asla izin vermez.  Engellemek için yukarıda belirttiğimiz asit giderici tampon sistemlerini kullanır.  Kanın pH değerini alkali tutabilmek için diğer vücut sıvılarının asit yükleri arttırılır. Asidik yükler arttığında  bunun vücuda bedeli ağırdır ve kan testleriyle  tesbit edilemez. Alkol, şeker, hayvansal proteinlerin tüketimi ve stres asidik atıkları ciddi oranda yükseltirler. Çağımızda giderek  daha sık görülen hastalıklar   bu asidik atıklar ile mücadelemizde geriye düştüğümüzü göstermektedir.

 

Buna karşılık  alkali iyonize su cihazları asditeyle savaşabilen antioksidan değeri  yüksek su üretirler. Logaritmik ölçülen ve  ORP adı verilen oksijen indirgeme potansiyeli, yani antioksidan elektron bolluğu  bu cihazlarda örneğin  -500 mV civarına varabilir...  Çeşme suyunda bu değer +150 + 250 mV arasındadır.. +420 mV üzerindeki sıvılar  antioksidan değil oksidasyon etkisi gösterirler.  Yani bu değerin düşük olması istenir. Taze sıkılmış portakal suyunda bu değer -100 mV olabilmektedir.  Örneğin  -200 mV değerindeki bir bardak iyonize sudan sağlayabileceğimiz  antioksidan kapasitesini  ancak 7 bardak portakal suyundan alabiliriz.  -500 mV bir bardak iyonize su karşılığı ise  litrelerce portakal suyuna denk gelecektir.

 

Burada portakal suyunun besin değeri değil, elektron taşıma kapasitesi yani antioksidan etkisi karşılaştırılmaktadır. Unutulmaması gereken başka bir yön de  portakal suyundaki ya da tüm taze sebze ve meyvelerde olduğu  gibi alkali iyonize suyun da  çabuk tüketilmesi gerektiğidir.  Yoksa yüksek sayıdaki  elektronlarını çevreye kaptırır,  antioksidan etkisi zayıflar.

alkavital@alkavital.com

Alkali su iyonizeri, su arıtıcı  ve  dejeneratif  hastalıklara karşı etkili   ileri teknoloji ürünü  bir  sağlıklı beslenme desteğidir, tedavi amaçlı kullanılmaz

facebook sayfamızı beğenerek sağlık mesajlarımıza  abone olabilirsiniz.